heterotopya

Fotoğrafım
Ad: N. Marmara
Konum: İstanbul, Üsküdar, Turkey

Benim tiyatromun dinleyicileri sağırlardır. n.marmara

Cuma, Temmuz 03, 2009

Ey kimsesizler kimsesi...

Kıytırık dünyamın iki yorum kahramanı var: Ridvan ve Mihman. Bir de cama ara sıra Banu konardı; o da yok...
İki kişilik bir okur dünyası. Gelde kendini balkondan aşağı fırlatma. Oysa ben, hep okunmak için yaşadım; hep okurlarım için var olmak, okurlar için keşfetmek, okurlar için...

Tanrı'daki da sabır. Kimsenin kimseni okumadığı dönemde her anın kaydını tutmak. Müthiş doğrusu.
En iyi okur Tanrı.

(Ve şimdi Duruttt gelecek, kaybol gitsin...)

Perşembe, Temmuz 02, 2009

Ey ahh!

Ve ey sonsuzluk; ve üstümdeki ve bütün acizliğimle ben.
Ve kurtarılmayan kalbim; ve çaresizliğim.
Beni affet ve beni bağışla.
Ve yaptıklarım; yapacaklarım için,
Ve altını çizdiğim satırlar için;
İçinde kaybolduğum kitaplar için,
Küstüğüm yazarlar; hayranlarım için,
Yazdıklarım ve yazacaklarım için,
En iyi dostum babam için,
Beni yakma.
Beni incitme.
Beni koru, koru...

(Üstümdekine...)

Çarşamba, Temmuz 01, 2009

Hiç kimsin artık...

Önce sevgini kaybedersin, sonra sevdiklerini; en sonunda da kendini. Hiç kimsin artık...
Kitapların ortasına, sayfa sonlarına düşersin. Ve ancak bir dipnot olarak hatırlanır, kaynakçalara konuk olursun.
Yapabileceğin tek şey, bir satırdan fazla yer kaplamak, ötekilerin kitabında.
Yüzün yok, ellerin yok, parmakların; çilelerin, aşkların ve yaşadıkların.
Bilgi deposunda küflenmeğe başlarsın; kokarsın, bozulursun.
Çağın laneti olmak; sağladığın unvan bu.

Ne konuştuklarında varsın, ne yazdıklarında. Ne bir sevgiline oyuncak bağışladın; ne kendini bağışlattın.
Az'dın, hiç oldun. Yaşam karanlık; tedirgin, gölgeli.
Tek kurtuluş var...
Söyleme: sana, bana ve sona kalsın.

Yazıyorum...
Yazacağım, yakacağım, yırtacağım.
Bana gülen piçlerin birkaç kuşak sonrasını çökertmek için,
Elimden geleni ardıma koymamak için,
Her şeyi bulanık, karanlık resmetmek için.

Okuyacaklar...
Mahkumlar, bunun için yaratılmışlar, mevcburlar. Aralarında muhakkak biri inanacak, kanacak ve tüm çığlıkların, kurtuluş reçetelerinin arasında azar azar, lime lime yok olacak.

Yazıyorum...
Bundan bin sene sonra beni keşfedecek beyinsizlere, aptallara, pisliklere yazıyorum. Kapılarında süründüğüm patronların bilmem kaçıncı s... kuşak sonraki sürüngellerine dert, bela, azap getirmek için yazıyorum.

Ve sen, ancak seni yaralamak için yaratıldığımı unutmayacaksın.

(Dışımdakine...)

Pazar, Haziran 28, 2009

Beyt-i kadim

Saçma ey göz, eşkiden gönlümdeki odlara su,
Kim bu denli duduşan odlara kılmaz çare su.

(İçimdekine...)

Pazartesi, Haziran 15, 2009

Kafkas Güncesi

MEKTUP 11
Sevgili Faruk. Umarım bu satırları eline geçiren birisi erkeğin erkeğe mektubunu, hele de bunu bir “sevgi” sözcüğüyle başlatmasını ebesinin şeyine yormaz. Aslında bir sürü insana mektup yazmışlığım vardır. Çoğu adresini görmemiş bile. Amaçsız karalama gibi çöplüğe gömülecekleri anı beklemekteler.

İnsanın hitap edecek birinin olması mükemmel birşey. Konuşmak güzel; özellikle de insanla. Ama inan bana, bu gökkubbe altında ben konuşma krizi yaşıyorum. Yaşadığım ekonomik krizlerden daha beter bu, daha feci.

Bugün heyheylerim üzerimde. Canlı bomba gibi yürüyorum Tiflis sokaklarında. Selam verecek bir ılık ses pimimin çekilmesine sebep olabilir. Bummmmmmmmmmmm.

Sabah Nana’yı gördüm. Şişko kocası Anatoli ile birlikte. Birlikte mi? Hiç sanmam. Farklı gezegenler gibi duduyorlardı. Aralarındaki boşluğu kapatacak bir çekime gerek varmış gibi. Gördüm, ama görmemek için bu şehri terk edebilridim. Onlarla konuşmak, İETT otobüsüne binmek gibi bir şey. Kalabalık, basırık ve tüm oturacakları teyzeler kapmış. Yetmezmiş gibi, ayakta can çekişenleri yönlendirirler de: “Gel yavrum, yaklaşın. Dışardakiler de binsinler”. Nana bir ötobüs, Anatoli de şöför. Ve bu çarpık araç bugünkü yolçu açlığını benimle gidermekte istekli.

Onlar sayesinde karnımı doyurdum. İyi denilmese de orta düzey bir kahvaltı. Bazı insanların yanında yemek, konuşmaktan daha iyi. Çayın berbat olması sigara keyfimin de içine soktu. Sigarayı çay içen biri keşfetmiş olmalı. Kral olsaydım, sigara içmeyenlere çayı yasaklardım.

Nana, dünyadaki 6 milyar insanın annesi gibi duruyor. Henüz 30’undaki bu kadın gelecek 6 milyarı da rahminde taşır. Çok dengesiz. Sigara çıkartmak için elimi her cebime sokuşumda, onun için uzuvlarımın kabarıklığını dengelemeğe çalıştığımı sanıyor. Doyumsuz bir fil, pezevenk bir kocayla “9 Nisan şehitleri” caddesinde yürüyorum. Tanıdıkların, kesinlikle fiyat konusunda mutabık olup olmadığımızı hayal ettiklerine kuşkum yok. Nana’yla olmak mı; yok daha neler. Budist gibi şeyimde kova taşımağı yeğlerdim.

Bir yolunu bulup ektim onları. Ama Tiflis küçük yer. Şehrin girişinde çıkardığın gazın kokusunu bitişinde alabilrisin. Hele Nana, o gün şehirde dolaşmağa karar vermişse, yeraltına inmen gerekir.

Öğlen, şehirde sıcak ve savaş kokusu artmakta. Tiflis’e Güneş ve Ruslar aynı anda saldırıyor. Her kes yarın yokmuş gibi yaşıyor.
.. .. ..08



MEKTUP 12
Zaman kanser gibi yiyip bitiriyor – diyor H. Miller – sevgili Faruk. Kaçış yok, hava boğucu, insanlar kasat ve kaskatı. Bir fahişeler gülüyor, bir de şeytan. Burada biraz daha kalacak olursam, öleceğimden eminim. Denizsiz şehirler hapishane gibidir. Ve ben, bu hapishanenin arşivine düşürülmüş özel bir kurt gibi okuyorum. Bütün bir Kafkasya, Ortadoğu ve Türkiye’nin kirli çamaşırlarının arasında. Günde binlerce sayfa çevirmekten parmaklarım fıtık olacak.

Az uyku, az yemek, az sevgi (hiç yok), az oksijen. Azgelişmişliğin tam da göbeğine demirlemişim. Her yer ajan kaynıyor: Gürcü, İngiliz, Amerikan, Yahudi, Ermeni, Türk. Her yerde bir çift gözün üzerinize açılıp kapandığını bilmek insanın bütün isteklerini kurutuyor. Özel yaşamınızı iliklerinize gömüp yaşamak. Dışarı fırlayacak her sıvı aleyhinizde delil olabilir. Yaşayacaksın, ama damarsız, kalpsiz, böbreksiz, hissiyatsız.

Gürcüce bilmiyorum ve her yerde de bu dilde basılmış yüzlerce kitap karşıma çıkıyor. Aslında Gürcüce denen bir dil yok. Her Gürcü bir dil ve hepsi de Gürcüce.

Dün gece Sadık aradı. Geldiğimi öğrenmiş ve sömürülmek istiyor. Arabası, parası, kadınları ve içkisi olan bir Ankaralı. Gürcülerin her an düşmanına dönüşebilecek bir tip. Mübarek, sanki geneleve gelmiş gibi bakıyor etrafa. Uzuvlarının dilencisi. Çevresinde uydu gibi gezinen arkadaşları (hepsi de Ermeni Kürdü) ağacı kemiren kurtlara benziyorlar. Onlar Sadık’ın eroin deposu. Para insanı yok ediyor. Sadık’ı gören zenginliğe tövbe eder. İnsan kudurunca özel bir yaratık olup çıkıyor. İyi bir sadakat örneği Sadık: çirkinliğe, iğrençliğe, pisliğe. Onunla geçecek zamandan nasıl çalmanın derdi benimkisi. Onun hesabına bol bol içebilirim. Ama kıtlağa giren her yudumda Sadık’ın biraz daha şiştiğini, böbürlendiğini görmek çok acı. Zavallım dünyayı kendisinin beslediğini sanıyor. İstediği tek şey: onurlandırılmak. Ama ben yediği çanağa işeyen biriyim. Sadık, sankı ona hoş bir söz söylemem için zuhur etmiş dünyaya. Rüyasında bile göremez.

Yazıyorum. Boğularak, gaz odası mahbusu gibi yazıyorum. Sadece yazarak arınacağımı, kurtulacağımı sanıyorum. Ama her yazıyı yeteneksiz beynin kabusları olarak mühürlüyorum. Her yazı bir yaşamın kepenklerini indirmekte. Geceleyin bir putunun kırıldığını keşfeden yabaniden farkım yok.

.. .. ..08.

Pazar, Haziran 14, 2009

Kafkas Güncesi

Not: Heterotopya "mezarlık" demek. Bu blogu bana Faruk oluşturmuştu. İstanbul'u terkedeceğim tarihe kadar çeşitli dönemlerde Faruk'a yazdığım mektupların bir kısmını burada yayınlayıp, kalemimi de Faruk'un mezarına bırakıp burasını kapatacağım.

MEKTUP 6.

Sevgili Faruk.
Günlerden ne bilmiyorum, önemli de değil. Zaten yaşamıyorum. Günlerin yaşayanlar için sayısal bir değeri, bedeli var. Tiflis’te bir lağım çuğurunda olduğumu biliyorum, sadece. Oda, bok kokuyor. Daha ilk günden kaşınıyorum. Benden önce binlerce orosbunun içine gömüldüğü bir yatak, bir ayağını muhtemelen son dünya savaşında kaybetmiş bir masa, bir raf – hayret çok iyi durumda – mutfak, banyo tuvalet kardeşleri, ve ve ve ıvır zıvır şeyler. Kendimi kapattığım hapishanenin demirbaşları bu kadar.

Dostsuz da yaşanabilirmiş demek; sevgisiz ve parasız da. İstanbul’da keder ve ıstırapla yaşanabilirliği keşfetmiştim, Ankara’da aşkla, Tiflis’te pislikle. Hayatımın her anı bir sahne; ama hepsi de finalsiz.

Bulunduğum bütün şehirlerde gerçekleştirdiğim ilk ziyareti burada da tekrarladım: kitapçıya gitmek. Bir şehirin kitapçıları ve kadınları güzelse yaşanabilir benim açımdan. Kitap bizim boyunbağımız, alınacak en iyi hap; afyon, uyuşturucu, tecavüz edilecek kadın. Her kitap bir kadın ve ben 2000 kadınla yatmakla ünlü pornografi yıldızı Rocco’dan daha fazla deneğimliyim.

İnsan neden okur, Faruk? Hiç düşündün mü? Düşünme, boş ver. Zaten düşünecek durumda da değilsin. Kısa yoldan sana söyleyim ben. Çaresizlkten. Yalnızlıktan, kimsesizlikten okur insan. Yaşamın dışında kalan namuslu bir insanın kitap dışında hırsızlığını yapacak hiçbir nesne yok.

İkinci mekan: internet kulübleri. Yine mektubsuzum, mailsizim. Kimse yazmıyor. Yazmasınlar, umrumda mı? Zaten yazacakları da ne ki. Nasılsın, iyimisin, nerelerdesin, kendini özlettin ve ve ve, beşinci sınıf sorular. Açıkcası çoğunu okumuyorum bile. Bir şiir, bir roman, mektup, mail kutsal gibi bir cümleyle hemen oracıkta kurşuna dizmiyorsa beni satırların tren yolçuluğunu izlemenin bir anlamı yok.

Şarkı söylüyorum odamda. Daha doğrusu şarkı linç ediyorum. Bu sesin kırıp parçaladığı şarkı katliamını hayal bile edemezsin. Ama şarkı söylemenin çok zor olmadığını keşfeddim. Bunun için insana pek bir malzeme de gerekmez. Bir ağzın ve hırıltıları sürdürebilecek kıtlağın olması kafidir. Bir de daha önce yapılmışlardan bir parça biliyorsan, kaynat gitsin boğazının derinliklerinde. Bilmiyorsan, uydur. Zaten çağdaş müzik zırıltılı bir makine değil mi?

Kaburgalarım ağrıyor. Ama benim doğuracağım bir Havva yok. Çok zorlasam, ancak bir bit çıkar o kadar. Tiflis’te insanın yaşamak için cankurtaranla dolaşması gerek.

Akşam Şota Rustaveli caddesi kaynıyor. Kibarlarla fahişeler aynı kafeden beslenmekte. Eskilerden bir kaç tanıdık dışında kimsem yok burada. Eskiler de çok eskimiş; kadını da, erkeği de. Burada bir yerlerde savaş sürüyor, ama nerede olduğunu kimse kestirmiş değil. Zaten bileni, Gürcülerin peygamber ilan edecek halleri de bulunmuyor. Dünya çok dengesiz, namussuz ve yırtık burada. Tiflis, karadeliğin başkenti. Ve benim yazmak dışında kurtuluşum yok.

Ağustos 2008.

Cuma, Haziran 12, 2009

Sensizliğin 4. günü...

Benim kaderim, dostlarımın kaybını yaşamak. Tanımakla kaybetmek arasındaki ana tanıklık etmek. Her dost; bir kayıp, bir yağma, bir hırsızlık eylemi, bir cinayet, bir katl; hep Aşura, hem muharrem. Her dost bir mürşit; kayıp imam; beklenen gün, beklenen sonsuzluk; aranan sahip.

Yaktın sen gönlüm evin, vesl-i yar için
Düşmez idim bu zulme, kaşane neylesün.